Çarşamba, Kasım 27, 2013
|
Dış çevreden bu kadar kolay etkilenen biri olduğum için kendimden hiç hazzetmiyorum. Aslında kendimden hazzetmememin sürüyle sebebi var. Bu yalnızca onlardan biri. Ama bazen insanın sevmediği yanları işine de yarayabiliyor. Mutsuzluk eğilimli biri olduğumdan dışarıdan gelen etkilere açık oluşum beni genelde hoşuma gitmeyen dorumlara sokar ve kendi kendimi yer dururum. Dün de başıma böyle bir şey geldi ama ondan bahsetmeyeceğim. Bahsini edeceğim şey daha ziyade beni memnun -daha doğrusu mutlu- eden bir şey. (Şey şey ne şey! Nedir bu "şey"le alıp veremediğim benim.) Stajyer, ta bir buçuk ay önce yazdığım yazıyı görmüş ve mutlu olmuş. Biraz şaşırdım ama çok sevindim. Birilerini mutlu edebilmek güzel şey. Hem de hiçbir şey yapmadan. Mutlu olabilmek ve birilerini mutlu edebilmek için bu kadar küçük şeylerin yeterli olması ne güzel.
Gaza geldim, daha başka şeyler de yazacağım ama şimdi değil.
Pazartesi, Ekim 07, 2013
|
Gözler kalbin aynasıdır. Peki ya sözler? Sözler neyin aynası acaba? Zihnin mi? Sanmıyorum. Öyledir ama belki. Neticede kişinin aklından geçenleri anlamak ne söylediğini anlamak kadar güç. Vice versa diye bir lafı var ecnebilerin. Bizim de vardır elbet böyle bir sözümüz ya kim uğraşacak şimdi bulmak için aramakla. Vice versa deyip geçelim. İşbu tembellik nedeniyle yazmayı bıraktım galiba ben ama bu ayrı bir mesele. (Neyden ayrı? Ortada olmayan meseleden mi? Ayrıca gözlerin kalbin aynası olduğunu kim söylemiş. Şarkıda geçiyor ve aklına geldi diye yazıverdin işte. Yazar yazmaz da aklına bir soru işareti ilişti ama sırf düşünce akışı tekniğine zeval gelmesin diye uygun bir zaman kolladın bunu yazmak için. Halbuki bu haliyle düşünce akışı tekniği olmuyor ki kullandığın. Oluyor mu yoksa? Neticede bu teknik düşüncenin aktığı biçimi değil akabileceği biçimlerden birini yazıya geçirmeye yaramıyor mu? Herhalde o işe yarıyordur. Bak bunu bile bilmiyorum işte. Yahu ne olurdu şu yazma işine biraz daha ciddiyetle yaklaşsaydım. Yani sadece bir eylem olarak yazmakla uğraşmasaydım da yazıya dair konuları da öğrenmeye çalışsaydım biraz. Yalnız amma uzun bir ayraç içi metin oldu. Bir yerde kapatalım şu parantezi de... Konuya dönelim diyecektim ama ortada konu yok. Ahanda şu bir paragrafın içinde tekrara düştüm.)
Hadi alıştırma sayalım bunu. Neredeyse bir yıl oldu yazmayalı. Ağırdan alalım, ayağımız alışsın.
Cuma, Kasım 30, 2012
|
Bildiğin düz memur bile olamadım ya la!
Salı, Kasım 20, 2012
|
Buraya en son "Çakma John Coffey" başlıklı bir yazı ekledim. Çoğunlukla olanın aksine bu başlık yazdıklarımla tamamen alakasız değildi. Şöyle ki, orada becerebilsem içimdeki tüm sevgiyi birilerine aktarmak istediğimden bahsetmiştim. (Böyle bir şeydi işte, dönüp bakamayacağım şimdi.) Bu bazen orada kullandığım gibi döküp saçmak şeklinde canlanıyor gözümde, bazen infilak edip yaymak şeklinde, bazen de birine sarılarak kendisini iyi hissetmesini sağlamayı istemek şeklinde -bilhassa üzgün insanlar söz konusu olunca böyle oluyor. Sonra aklıma Jeff geliyor. Hani Julia'yla arşiv odasında karşılaştıklarında onu öptüğünü hayal ettiği sahne. (Meraklıları
buradan buyursun.) "What makes you think any woman alive would want your hideous, your revolting, your disgusting tongue?" diyor ya Jeff'in annesi, ben de kendime "Kim senin kendisine sarılmanı istesin ki?" gibi bir şeyler diyorum. (Aslında Jeff için söylenenler kadar olmasa da daha ağır şeyler diyorum ya geçelim onu.)
Bu da böyle bir anımdır işte.
Perşembe, Kasım 15, 2012
|
İçimde yükselen nefreti ve sevgiyi kullanmak için bir yol aradım. İnsanlığın sevgiye ihtiyacı vardı, sevgiyi onlara dağıtım. Her yanım nefretle sarılıydı, nefreti kendime sakladım. Zaten kendimi sevmiyordum, böylesi en iyisiydi. Sonra... Olmuyormuş öyle. Kendini sevmeyen kimseye sevgi veremiyormuş. Yine de elimde olsa sahip olduğum tüm sevgiyi saçıp dökmek isterdim. Yeter ki... Yeter ki bir kişinin olsun kendisini iyi hissetmesini sağlayabileyim.
Cumartesi, Kasım 10, 2012
|
İnsanın yaptığı her şeyde bir sorun olma ihtimalini düşünmekten ve haliyle kendini suçlu hissetmekten kurtulması güzel bir şeymiş. Belli bir eylemi yapınca bir müddet önce eylemin gereksizliği yüzünden canım sıkılırken şimdi hiç takmayabiliyorum. İyi bu. "İçimden geldi ve yaptım işte, kimseye bir zararım yoksa sorun da yok." deyip geçebiliyorum. İyi bu, iyi.
Çarşamba, Kasım 07, 2012
|
Eveet, İstanbul ziyaretimi birkaç gün daha uzattım ve bu ziyaretlerin olmazsa olmazı hasta olma meselesini de gündeme almış oldum böylece. Takvime uysam son üç yıldır ilk kez İstanbul'a gelip de hastalanmadan dönmüş olacaktım ama... Neyse, geçmiş olsun dileklerinizi ilettiniz sayıyorum. Öpmedim anacım, siz de hasta olmayın.
(Bu ne saçma başlıktır yav!)
Salı, Kasım 06, 2012
|
Otuz sekizden geriye doğru sayıyorum. Neden otuz sekiz bilmiyorum. Ne için geri saydığımı da... Sadece otuz sekizden geriye doğru sayıyorum. Düzenli aralıklarla düşmüyor sayılar. Yani günde bir, haftada bir, ayda yılda bir vesaire değil azalma süresi. Öyle kafama estikçe otuz sekizden geriye doğru saymaya devam ediyorum. Nerede kaldığımı hatırladığım da söylenemez çoğu zaman. Herhalde, diyorum, yirmi yedide kalmışımdır. Yirmi altıdan devam edeyim öyleyse. Bir gün sıfıra ulaştığımda ne olacağına dair hiçbir fikrim yok. Otuz sekizden geriye doğru sayma fikri sanırım yetiyor bana.
Cuma, Ekim 26, 2012
|
Üç sene sonra işsiz bir bayram geçiriyorum. Evet, buraya yazmamıştım, ay başından beri işsizim. Tercihli bir işsizlik gibi oldu. "Siz kovamazsınız ben istifa ediyorum." ile "Sen istifa edemezsin biz kovuyoruz." arasında bir şey. Neyse, uzun lafın kısası boştayım. Bakınıyorum bir şeyler, kamu kurumlarında sınavlara falan giriyorum, gireceğim. Bu meseleyi konuşmak istediğimden emin değilim, geçelim.
Konuşacak başka bir şey varmış gibi yazdım ama aslında yok. Bayramı İstanbul'da geçiriyorum ama evden çıktığım yok. Ekmek falan almaya çıkıyorum o kadar. İşten ayrılıp Ankara'ya gittiğimden beri yaptığımın aynısını şimdi burada da tekrar ediyorum. Belki yarın ve Pazar günü biraz gezintiye çıkarım, bilemiyorum. Görülecek bir iki arkadaş var, müsait olurlarsa onlarla görüşebilirim. Olmadı belki bir günü kendi başıma dolaşmaya ayırabilirim. Onun dışında evdeyim. İzmir'de bisikletle yaptığım yolculukları düşünüyorum da son bir aydır evde oturmaktan eklemlerimin kütürdemesine şaşmamak gerektiğine karar veriyorum.
Cumartesi, Ekim 20, 2012
|
O denli boşalmış ki içim üfleseniz yıkılırım. Yıkılır ve umursamam. Zira umursamanın gerek şartı dolu olmakmış. Bense içi karbondioksitle dolu bir balondan daha boşum. Pis bir hava bile yok içimde, ama ne hikmetse açık hava basıncıyla ezilip yok olmuyorum. Şu iskelet, ne dayanıklı şeymiş mübarek. Zannediyorum insan ne kadar ruhsuzlaşırsa ruhsuzlaşsın bedeni bir şekilde varlığını devam ettirmenin yollarını arıyor. Yoksa ben şimdiye çoktan...